| Global Moderatör |
 |
Kayıt: 27 Ekm 2008, 23:56 İleti: 1053 Cinsiyet:
|
Bu güzel yazıyı nereye ekleyeyim ben de bilemedim, ama sonunda burada karar kıldım.. Okuyunuz efendim Bir taraftar takımından ne ister? 27.01.2009 Bundan birkaç yıl önceydi. NTV’deki bir programda (yanılmıyorsam NBA Stüdyo’da) Murat Murathanoğlu ilginç, ama bir o kadar doğru bir görüşü dile getiriyordu. Mevzu NBA takımlarından Memphis Grizzlies ile takımın o dönem ki coach’u Mike Fratello üzerine şekillenmişti. Eğlenceyi seven ve bunu yaşam tarzı haline getiren (Memphis’te yaşayan yazarımız Enis Okşan’ın itirazını duyar gibiyim) bir kentin takımı böyle oynamamalıydı. Sıkıcı bir basketbol oynamakla eleştirilen Fratello ile kentin, dolayısıyla takımın dokusunun uluşmayacağı açıktı. Takımın oyun karakteri, kentin karakterine uyum sağlamalıydı.
Basketbol sosyolojisi kapsamında değerlendirebileceğimiz çok doğru bir saptama bu. Nitekim ABD’de starlarının kentinin, yani Los Angeles’ın temsilcilerinden Lakers’ın süper yıldızlara dayanan ve içinde şovu barındıran basketbolu, işte bu kent (yani taraftar) -takım uyumluluğunun göstergesi değil midir? Bir diğer örnek. Otomobil endüstrisinin, dolayısıyla mavi yakalı işçi sınıfının beşiği Detroit’in takımının, kent-taraftar uyumunu sağlaması için nasıl bir sistemi benimsemeliydi? Tıpkı takıma adını veren “Pistons”lar gibi, makine düzeninde işleyen, disiplinin ön planda olduğu, çarkların bu şekilde döndüğü bir takım. İnanılmaz sıkıcı bir basketbol oynatmakla eleştirilen Larry Brown’un, bu takımı, bu oyun stiliyle şampiyon yaptırdığını unutmayalım.
Ama bu uyumluluk her daim başarıyı getirmiyor. Ülkenin en büyük kentinin takımı olan New York Knicks’in yıllardır bireysel yıldızlara dayanan (Mike D’Antoni ile bu eğilimi terse çevirecekler mi, göreceğiz) sistemsizliğinin sonuçları ise ortada. Uyum sadece kentin takımla bütünleşmesine ve tribünleri dolduran bir faktör, başarının altın anahtarı değil. YA FUTBOL Benzeri bir yaklaşımı futbola karşı da geliştirebiliriz tabii ki. Nitekim Christian Bromberger, “Stadyumdaki Kent” başlıklı makalesinde (Futbol ve Kültürü, Der. Roman Horak, Wolfgang Reiter ve Tanıl Bora, İletişim Yayınları, İstanbul, 2004: ss. 41-56 içinde) bu konuya, daha çok taraftar açısından yaklaşıyor.Bromberger daha çok bir futbolseverin neden bir takımın taraftarı olduğuna açıklama getirmeye çalışır. Ona göre bir takıma bağlanmak, taraftarlarca takım oyununun tarzında cisimleşen kolektif ifade tarzının simgesi olarak anlaşılır. Taraftarlar söz konusu takımın uslubunda kendilerini bulmaktadır. Bu uslup elbette yıldan yıla, antrenörlerin taktikleriyle değişebilir. Ama genel çizgi korunur, ya da öyle olunması izlenir.
Örneğin sosyal tabanı emekçi sınıflar olan Fransız kulübü St. Etienne’in (Zengin O. Lyon’un ezeli rakibi) taraftarı gözündeki algısı “cesaret”tir. Taraftar takımından cesur bir futbol oynamasını ister. İtalya’nın sanayi kentlerinden Torino’da bulunan Fiat’ın bir yan ürünü olarak nitelenebilecek Juventus’un şiarı ise üç S’dir. Yani “Semplicita, Serieta, Sobrieta” (basitlik, serilik ve sadelik). Tıpkı Fiat otomobilleri gibi. Liman işçilerinin kenti Marsilya’nın temsilcisi Olympique Marseille’i karakterize eden ise pervasız tavır, inatçılık ve spektaküler yarıtıcılıktır. Olympique Marsilya’nın parolası ise üç R’dir. “Rêve, Risque et Rire” yani rüya, risk ve gülmek. Kısacası yerel kültür takım tarzı üzerinde egemendir. PEKİ YA TÜRKİYE Ve konuyu yine Türkiye’ye getirelim. Türkiye’de de böyle mi yürüyor işler?
Bu konuda kapsamlı bir sosyolojik çalışma olmadığı için daha çok gözlemlere dayanan birkaç yanıt verebiliriz. Hem evet, hem hayır diyelim.
Dilerseniz Kurthan Fişek’in yıllar önce dile getirdiği, esasında benim çok da anlamlı bulmadığım, “Beşiktaş işçi sınıfının, Galatasaray aristokrasinin, Fenerbahçe ise burjuvazinin takımıdır” saptamasından yola çıkalım. Ve çok kısa bir iki görüşü dile getirelim ve yazıyı noktalayalım.
İlk olarak Beşiktaş. Sahada terinin son damlasına kadar akıtan, bireysellikten çok takım içi paylaşmanın öne çıktığı, “sahada 11 general” anlayışının reddedildiği bir takımdır Beşiktaş. Üstelik ezilen ırkın yani siyahi futbolculara ayrıca bir değer verilen bir takım. Evet Kurthan Hoca’nın saptaması ile takım kültürü ortaklaşıyor. Halkın takımı Beşiktaş için evet diyebiliriz.
İkinci olarak Fenerbahçe. Yıldızlara dayanan, bireyselliğin ön planda olduğu, ciddi paralarla transfer edilen yabancı futbolcuların el üstünde tutulduğu, bir kişinin sivrilip yıldız haline gelmesinin söz konusu olamayacağı, ancak yıldız olarak gelebileceği, “sahada asker değil, generaller” anlayınının egemen olduğu bir takım. Yani futbol kültürü olarak halktan uzak. Burada da Kurthan Hoca’nın saptaması için doğru diyebiliriz.
Ve son olarak Galatasaray. Ne demişti Kurthan Hoca: Aristokrasinin takımı. Evet yönetim anlamıyla doğru. Ama ya takım kimliği? Tam tersine genç yeteneklerin önünün açık olduğu, yıldızlarla, futbol işçilerinin iç içe olduğu bir takım. Oysa aristokraside bireyler alt tabakadansa yükselmelerine olanak yoktur. Galatasaray’ın şans vererek yetiştirdiği ve süper yıldız yaptığı futbolcuları bir kere daha hatırlayalım ve son sözümüzü söyleyelim:
Burada yanılmışsın Kurthan Hoca.
ALİ BAKINKaynak: http://www.sporx.com/yazarlar/ali_bakin/6613
_________________ 2008/2009 Sezonu Şampiyonu BEŞİKTAŞ: http://vimeo.com/5415611
|
|